12 Ekim 2007 Cuma

bayram da bayram


yine bayram, yeni bayram... Artık tadı da değişti, çikolata ve şekerler başka bir güzel... sevdiklerini görmek de kolay... internet var, webcam var... konuşmak olaydı artık görmek kolay...


Kartpostallar vardı artık sms ve e- posta var... Ama yaşlandıkça tatil konseptinden sevgi konseptine geçişte olay... Hangi yaştaysak, her nerdeysek, kiminleysek hepimiz bayramı kutlu olsun...


Sevgiyle, sevdikleriniz ve sevenlerinizle... Ama şekerleriniz bile sarı lacivert olsun... Yanınızda olamayanlar, yanında olamadıklarınız kalbinizde olsun, bütün bayramlar FENERBAHÇELİ olsun...


Sevgiyle kalın

18 Eylül 2007 Salı

Konuşanlara ceza

Benim etim ne budum ne ? Ya da bu yazıyı kaç kişi okuyacak ki ? Olsun, ben gene de üzerime düştüğünü düşündüğüm şeyi yapmalı ve kendimce haksız bulduğum bir konuya karşı çıkmalıyım.

Neymiş o konu ? Trabzon ve Beşiktaş başkanlarının, Konya başkanının konuşmaları ve Federasyonun onlara verdiği cevap ( mı )... Hayır, en azından tek başına bu değil!!! Tüm bu bahsettiğim kişiler, Federasyon hakkında hayli ağır kelimeler sarf ettiler ve buna devam ediyorlar, Federasyon da buna bir bildiri ile cevap verip iki kere "haaaaaaa", üç kere "hııııııııı" yapma cezası veriyor.

Gazete ve televizyonlara bakıyorum; ortalığın ayağa kalkması lazım. En azından Fenerbahçeli yöneticiler konuştuğunda ayağa kalkanların, Aziz Yıldırım'ın hep bahsettiği " herkes için adalet " düşüncesinden hareketle ayağa kalkması lazım... Zayıııııııfffff bir esinti var o kadar. Federasyon'dan cezaya dair hiç bir şey yok, hani Fenerli idareci ve yöneticiler konuştuğunda ceza yağdıranlardan bahsediyorum! Hani Tümer'e kendisine onlarca şişe atan tribünleri "alkışlamasından" dolayı ceza veren ama Emre'yi görmeyen Federasyon...

Hani konu Fenerli yöneticilere geldiğinde, hemen olayın üzerine atlayan ve ballandıra ballandıra konuya giren radyo yorumcularından bahsediyorum.

Efendiler nerdesiniz ? Azıcık şeref, haysiyet, hak, hukuk kavramınız varsa bu konuya müdahil olun. Futbolun böyle farklılıklarla bir yere gidemeyeceği gerçeğini bağırın. Bize verilenden dolayı değil ama uygulamaların eşdeşliği adına ses çıkarın ve allah rızası için dürüst olun.

Yoksa çıkıp Fenerli yönetici ve idarecilerin bu konuya taraf olmasını ve "bakın, gördünüz mü ? Gene konuşuyorlar işte" demeyi mi bekliyorsunuz ? Fenerli medyaymışşş... Sevsinler...

Ya da bu programlara mesaj atan, bağlanan Fenerli arkadaşlarım... En azından siz konuşun, bu söylediklerim gerçek...

Hadi, hep birlikte...

Kalın sağlıcakla

15 Eylül 2007 Cumartesi

Rize maçı

Sıcağı sıcağına yazınca belki farklı olur dedim. Maç yazısını yazarken nasıl bir giriş - gelişme - sonuç olsun diye düşündüm, sanki kompozisyon yazacak gibi. Acı ama gerçek, çünkü gene keyifle yazamayacağım :(

Olayı üçe ayırmaya karar verdim. Zico ve yeni sistem, oyuncular, hakem...

Ben oynanan oyunu kötü bulmadım aslında, fazla pozisyon vermeden ( ki o da gol oldu, Volkan adama değil, topa baksa o da olmayacaktı ) ve bol pozisyonlu izleniminde bir maç seyrettik. Sanki Fener defans olarak bu 3 - 5 - 2'yi kıvırır gibi ancaaaakkkk... Hakikaten 3 - 5 - 2'mi oynadık o tartışılır. Bu sistemde defans çok sırıtmadı ancak her zaman söylediğim gibi Önder sağ bek değil ve bu sistemin de sağ adamı olamayacağı gibi topu kullanma becerisi sınırlı olduğu için maalesef göbek adamı da olamaz. Lugana ve Edu ok ama Carlos bu sistemde çok yorulur gibi duruyor. Benim beklentim Wederson ile Carlos solda şeklinde idi. Ama en kötüsü çift santforlardan biri yine gezgin adam rolune soyunmuştu. O gezgin adam ki harcadığı onca efora rağmen diğer santfor olma rolunü üstlenemedi ve bence bu Zico'nun hatasıydı.
Diğer hata bence yine Zico'nun bir teknik direktör olarak bu sistem için gerekli konsantrasyon ve özgüveni sağlayamaması idi. Hayatımda ilk defa Selçuğu bu kadar tedirgin gördüm.
Ve yine bu sistemde korkudan kıpırdayamayan Ali Bilgin'in o özgüven erezyonunu... Futbolcular 30 - 40 dakika yine topun arkasında kalma oyununu oynadı ve defanstan dönen topa yine 30 metre tek bir Fenerli giremedi.
Alex çok iyiydi ve bu bence sistemin eseri idi... İlerde her halükarda kalabalıklaşınca tutulacak adam sayısı arttı ve Alex de boş koşularla kendini açığa çıkartabildi. Rakip sadece rahat rahat Kezman'ı tuttu, öbür santrfor tutulmamak için olsa gerek sağa sola deplase olmakla meşguldu.
Sonunda süper Zico gene yapacağını yaptı ve dili dışarıdaki Ali Bilgin'i değiştirmek için 70. dakikayı bekledi. Anlamadığım bir şekilde de Selçuğu çıkardı yanında Devid'i değiştirmek yerine. Lazaroni de 70'i beklerdi mutlaka. Bu acaba bir Brezilyalı takıntısı mı?
Hadi Selcuğu çıkartı ( belki de sakatlandı, yorum yapmamak lazım ) yerine giren Gürhan'ın görevi neydi ?
Süper Zico diğer süper hareketi için dakika 82'yi bekledi. Süper yedek, genç Semih oyuna girdi. ( Pa - ra - tor 37'lik Şükür için;"gençler böyle söyler" dedikten sonra gençti vallahi ) Ve bilin bakalım sonra ne oldu? Bir kanadı R.Carlos öbür kanadı C.Kazım olan Fener topu bunlara geçirip iki santforuna kanat ortası yapmak yerine orta sahadan şişirmeye başladı.
Bu Zico, elektrik değilki meret biraz da pozitif verelim... Olmuyor, olamıyor...
Rize'den bahsedemeyeceğim, çok koştular, çok çabaladılar ama onların konsantrasyonu maalesef bizde yoktu ve bu da maalesef T.Direktör göreviydi.

Gelelim oyunculara, Volkan iki hata yaptı. Birini hep yapıyor ve topları bakarak kötü şişiriyor ama maalesef öbürünü de hep yapıyor, yan toplarda yerden top yerine adama atlıyor :(

Edu ve Lugano bence iyiydi. Önder dediğim gibi, yetenekleri kısıtlı ve sırıtıyor. Orta yok ( var da... ) düzgün pas yok falan falan.

Carlos korkudan ekonomik oynamaya çalıştı. Aurelio yorgundu, yine de sırıtmadı. Selçuk gergindi. Ama bu sistemde göbekte mutlaka Appiah olmalı. Çünkü göbek oyuncuları hem topa hakim hem de ileri doğru oynayabilen adamlar olmalı. Ama Aurelio'da bu pas yeteneği kısıtlı.
Alex dediğim gibi gayet iyi idi bence. Ali Bilgin bu sistemde göbekte oynar, sağda değil. Colin daha iyi bir başlangıç olurdu. Girdikten sonra da pek bir şey yapma şansı olmadı. Önder'in önünde 5'in sağı olmak kolay değil :(

Kezman, uğraştı, didindi, bir attı bir kaçırdı... 2 top varki öbür santrfor hakiki santrfor olsa dönen ve boş bıraktığı toplara golü yapardı.

Hakeme gelelim. Söylemek istediğim çok şey var ama terbiye diye bir şey de var. Bu maçtan önce Chealse maçı vardı ve 11 dk.ka uzadı. Kaleciye sarı kart göstermek için 85'leri bekledi ( ki bizim stadta bizim kalecilere daha çabuk kart gösteriliyor ) sonunda 3 dk.ka uzattı, o zaman kaleciye helal olsun. 6 oyuncu değişikliği zaten 3 dk.ka, sakatlıklar vs 5 dk. bir de kaleci... Ama kaleciye kart gösterip 3 dk. uzattığına göre bu kart haksız bir kart...

Aurelio'yu arkadan iten vatandaşın kartı var diye pozisyona faul bile vermedi ve kart gösterirken kartı olmayan Rizeli oyuncuları tercih etti. Kezman'a yapılan faulleri külliyen es geçerken onun dokunduklarını çaldı, ikililerde tercihler genelde Rize'de kaldı.

Ben de bu sayede bu sene GS.nin neye güvenip bu kadar para döktüğünü anladım. Beşiktaş başkanı olacak vatandaşın da niye şarlamaya başladığını. Çünkü 3 -5 maç sonra Zico da düzelse bu iş böyle giderse futbolcularda "biz ne yapsak olmayacak" psikolojisi oluşacak ki işte o zaman yandık...

Hepsine helal olsun. Federasyona da, MHK'ya da... Yolunuz açık olsun. Bu sene el birliği ile ( bizim katkılarımız da olacak tabi ) GS şampiyon.

Yine de Forza Fener,

Kalın sağlıcakla

13 Eylül 2007 Perşembe

Ordan, burdan...

Bazen çok şey geçer insanın aklından ve sıraya koymakta da anlatmakta da güçlük çeker ya... Son günlerin gündemi aslında böyle gibi... Söyleyecek çok şey var ama nasıl söylesek, nerden başlasak, dereden tepeden mi gitsek. O kadar çok şey birbirine bağlı ki. Ha tabi bir de kızılacaklar var, kızmamak lazım aslında. Sonu belli olan bir şeyin Türk gibi başlanması ve bitirilmesi gibi... Bunu anlayan arkadaşlarım anlar diye düşünüyorum, tabi okurlarsa :)

Gelin Milli Takım'dan, pardon Fatih Terim'den başlayalım. ( Milli takım o demek ya ), oradan bir federasyona uzanalım, Beşiktaş - G.Saray deyip Fenerbahçe ile noktalayalım.


Milli takım Bosna felaketinden sonra bir Malta faciası yaşadı ve Terim ilk defa gazeteciler tarafından diğer teknik direktörlere yapılanın neredeyse 1/10'u oranında eleştirilince kükredi " ders almam, ders veririm". Burda bir duralım, Terim hala araştırmacı yönünü sürdürüyor, gelişimine önem veriyor mudur ? Bilemem! Ama bu öyle bir laf ki, "artık ben ne öğreneceğim, siz kim oluyorsunuz da beni eleştiriyorsunuz!" anlamına geliyor gibi.
Üstelik yorumlar oldukça hafifti, rakip takım kalecilerinin olağan üstü becerileri ile dolu Yunanistan ve Norveç maçlarında kadro seçimi ve oyun düzeni bozuklukları ayyuka çıkmışken, direkten dönmeye Terim'in başarısı gözü ile bile bakılmıştı. ( Maçtan sonra Yunanistan'da kendi kalecileri ile "sarhoş maça çıktı, hep diğer topu tutmaya çalıştı" dalgası geçiliyordu )


Sonra Bosna faciası ama Terim ders almadığı için kararlı, Milli Takım da oyuncu kazanma yeri ya... Ders vermek adına inadına devam etti. Malta ile berabere kaldık, geçin beraberliği de ne oynadık ? Şansızdık diyebilir miyiz ? Olur hani bazen, bizim öyle bir Trabzonspor maçımız vardı Trabzon'da 2000 - 2001 sezonunda, 7 top direkte patladı, tek atakta gol yedik. Yoooo, şanssız da değildik. Ama Terim yeni bir şey deniyordu. 60 oyuncu denemişti maçlarda, Türk'tü üstelik ama hala kadroyu ve yapıyı çözememişti. Hadi bunları da geçtim, finallere gidecek kadro bu kadroysa en iyi sol bek İbrahim'miydi ? Beli benim kadar olmuş, ayakları çalışsa bile taktik olarak ona uygun koşuları yapan oyuncuları etrafta bulamayan Emre'mi ?



Ve geldik Macar maçına, tüm inatlaşmalarına ve gazetecilere köpürmesine rağmen Terim sahaya farklı bir kadro sürdü. Şükür 18'de bile değildi Şükür ama Macar'lar taş gibiydi. Buna rağmen Şevçenko fatihi Servet benzeri bir adamla karşı karşıya idi ve bu nedenle sürekli ikili çakılı oynadı. Üstelik Emre ve Servet Türkiye'nin en kötü oyun kuran iki bekiydi ( hatalı pasları sayabildiniz mi ?) Üçlü defans için ideal bir maçtı ama bu maçın adamı olabilecek Deniz yedekteydi ve Macar'lar ortayı o kadar hızlı geçiyordu ki Aurelio kesici özelliklerini sergileyemiyordu. Oyunu hep adını beceremediğim iki Macar uzun toplarla kurdu ancak Terim Aurelio'yu bunların üzerine vermeyi ( onlar ortaya gelmiyorsa sen oraya git ) ancak 55'de hatırladı. Deha ya...


Üzülmez soldan olağanüstü işler (!) yaparken aynı deha bunu seyretti, belki birini tutuyordu ama ben göremedim. Nihayet Avrupa'da hakemler Feneri gayet rahat ütülerken bizim gibi syreden Şenez beyin de belki etkisi ile hakem bir penaltından kırmızı karta bizim lehimize inanılmaz bir karar verdi ( benim yorumum ) ve maç bitti...


Bütün iş bitti mi şimdi ? Terim gene mi imparator, biz de tebası... REDDEDİYORUM, onun imparatorluğunu da, tebalığı da... Bunun en temel sebebi Emre'dir. Kendi yetiştirdiği ve kişilik verdiği (!) Emre.


Golden sonraki muhteşem hareketi ve kabahatinden büyük özrü... O hareketi bir kişiye yapmış, o kendini bilirmiş... Biz seni de biliriz Emre... O ettiğin küfürleri de... Zamanın da çok duyduk. Bir tek hakemler duymadı. Ben bu zihniyeti de, bu insanları da reddediyorum, kim dinliyorsa :) Ama olsun, ben gene de reddediyorum.









Ama olay Terim, Emre olayı değil maalesef. Türkiye dünya futbol tarihine geçen bir örnek yaşadı. Hem de ne örnek. Geçen sene bir maçta hakeme temas oldu ve kokartı koptu diye verilen ceza ortadayken, İsveç - Danimarka maçında yapılan ve verilen ceza ortadayken üstelik üç hafta gibi bir sürede kendi hakemini ipe göndererek ( ki bu hakem GS ile oynanan maçta neler görmüştü neler ) tehditler savuran Trabzon başkanının tehditlerini kabul etti. Sivas'ın 3 puanını yedi. Ne ilginçtir ki Sivas da UEFA ya da FİFA'ya başvurmayacakmış, onları kim neyle tehdit etti ? Bu skandaldan öte bir şeydir. Terbiyesizliktir, usulsüzlüktür, kanunsuzluktur... Daha komiği Aziz Yıldırım iki laf ettiğinde hemen toplanan ve hızla cezalar veren kurullar Trabzon başkanının açıklamalarını duymadı galiba... Ya da "Fener hep Aziz Yıldırım'dan kaybediyor ! " diyen gazeteciler de bunu duyamadılar. Kimse çıkıp da iki kelam edemedi. Onlar da mı korkuyor Ulusoy'dan ? Eyyyy Mehmet Ayan nerdesin ? Ali Koç'a demediğini bırakmamıştın, şimdi radyoda abalap - dubalap yapıyorsunuz sonra bir bakıyoruz ki radyo naklen yayın işini almışınız... Size de bravo... Alkış, Alkış... Yönetim bu olunca, teknik direktör ve futbolcu da bu oluyor... Hayırlısı olsun, ne diyelim başka...

Beşiktaş ilginçliklerine devam ediyor, başkanları çıkmış GS'ye stad veriliyorsa bize de versinler. Ne denir buna "güünnnnaaaaayyyydddddıııınnnnn" Özhan Canaydın... :) Sanırım büyüden kurtuluyor... Ama elindeki topçular ayrı güzellik olacak. Patlamaya hazır saatli bomba... Gelen yabancıları oynamıyor, nerden geldikleri belli değil ( pardon, biri Türkiye'nin Maradona'sı olacakmışşşş.... ) ama basın yine de sessiz. Hani bize olsa ne yaparlar diyecektim ama yaptılardı ya zaten... İpe çektilerdi... Nobre de affedilecekmiş... O kendini zor affeder ama çok geç, Yozgatlı'ya hayırlısı olsun, o Beşiktaş'lı olmuş. Hatırlatırım, Kadıköy'deki maça da Nobre kaptan çıktıydı :)
GS için yorum yok valla. Leblebi gibi fikstür ( bizimki de öyle ama ahhh ahhh ) zor maçlarda onlar da leblebi olacak. Dediklerim ne mutlu ki çıkacak sakat Lincoln bir var, bir yok olacak. Bir de Buzizzi mi bir oyuncu aldılardı o ne olacak ? Ey değerli basın ??? Nonda'yı merakla bekliyorum. İyi bir golcü ve futbolcu göreceğiz sanırım. Ama şu stad işi onlardan nasıl çıkacak, Sarıgül'ün belediye yardımlarının hesabını kim soracak ve bir de parayı nereden bulduklarını nasıl açıklayacaklar.
Biz mi ? Bizim cephe de değişen bir şey yok. 3 - 5 - 2 oynayacakmışız. Varmısınız denemeye ? Bence başarılı olur
Sevgiyle kalın, Forza Fener


28 Ağustos 2007 Salı

Topçu ve Futbolcu

Bu seneki Fenerbahçe'de dikkatinizi çeken bir şey var mı ? Geçen seneden farklı olarak, ya da hakemlerin davranışlarında. Bizim iki stopere de ilk hareketlerinde sarı kart verirken aynı nitelikte rakip hareketlere uyarı veren hatta faul yok diyen. Ya da federasyonda, hani bizim macı 33 derece sıcakta oynatan... Ama hala Trabzonspor maçının kime tescillendiğini açıklayamayan.
Yerinde ve iyi transferlere rağmen hatta gitti diye kurtulduk diye sevindiğimiz oyunculara rağmen takımın oyununda değişen bir şey var mı ? Yeni sözleşmelerde artan fiyatlara, kazanılan tecrübelere ya da her biri ayrı ayrı dünya devi olabilecek yıldızlara rağmen.

Ben iyi bir profosyonel değilim maalesef, hiç bir zaman da olamadım. Doğru düzgün bir sözleşme imzalamadığım gibi imzaladığım zaman da geri dönüp kimseyi dava etmedim. Hayatımda karşılık beklemeden sevdiğim tek şey konusunda da şiddetle amatörüm. O da Fenerbahçe.
Fenerbahçe'de oynayan hiç bir futbolcunun ya da teknik heyet üyesinin de forma aşkı nedeniyle orada duramayacak kadar profesyonel olduğunun bilincinde olacak kadar mantıklı, evimden ligtv'yi söktürereck ve 90 dk.yı iki yıldır seyretmeyecek kadar fanatik, geçen sene Şampiyonluğun en büyük adayı iken ve takım tel tel dökülürken "bu vakitte gaza gelmeyelim, td değiştirirsek her şey biter" diyecek kadar da objektif.

3 maçımızı seyrettim şu ana kadar, gerçi birinde takım tamamen farklıydı ama TD aynıydı maalesef. Ve yine maalesef hiç bir değişiklik yoktu Zico'da. Spor programlarındaki eleştiriler bile geçen senenin aynıydı. Ve son yazımda da dediğim gibi futbolcuların büyük çoğunluğu için üzülüyordum. Üzülüyordum çünkü çoğu kalitesine rağmen Zico ile sahaya çıkmak zorundaydı. Üzülüyordum çünkü koca bir ilk yarı sakatlık olması ihtimaline karşı bir kişi bile ısıtmayan, rakip 3 oyuncu değiştirip orta sahayı kontrol altına aldığında yedeklerine bakamayan, bir önceki haftanın en iyi oyuncularından birini Devid'i kazanmak için tribüne gönderen bir hocaları vardı.

Kendinizi bir şirkette çalışıyor olarak düşünün. Saygı duyamadığınız, strateji ve taktikten habersiz, sadece geçmiş güzel günleriyle size bir vizyon katmadan sizi yöneten bir genel müdürle ne kadar bir arada kalabilirsiniz.

Futbolun kısa ve basit gerçeklerinden bir kaçı :

Futbol oynamakla, top oynamak arasında bir fark vardır. Bu fark sonuç ve kalitedir. Topu oynayan göze genelde güzel gelir ama başarıya futbol oynayan ulaşır.
Lineeker'ın dediği gibi "futbol her zaman Almanlar'ın kazandığı bir oyundur". Çünkü genelde futbol oynarlar.

İyi futbol kaliteli futbolcularla oynanır. Futbolda kalite sadece yetenek değil, zekadır.
Kullanılmayan zeka ve kalite en basit şekliyle israfdır.

Günümüzün oldukça fazla para alan ve her zaman profesyonelliklerinin altını çizen oyuncularının her zaman ellerinden gelenin en iyisini yapma mecburiyetleri vardır.

Futbolcuların her zaman kötü pas atma ve yanlış yapma hakları vardır, ancak oynuyormuş gibi yapma hakları yoktur.

Son maçta bir sürü yorumcu farklı şeyler söyledi özellikle Tümer ve Devid hakkında. çok çalıştılar ve iyiydiler diyenler çoğunluktaydı sanki ve tonlarca hata yaptılar. Kimse yuhlamadı.
Kezman her halde artık yeter noktasındaydı, golun asistini yaptı ama yine de yuhlandı. Hiç bir şey hemen hemen yapmayan Alex ( ki bakınız Lincoln, ne tekmeler yedi ama... ) tepki almadı. Tepkiyi temelde Deniz aldı.

Tepki verilmeli miydi ? Endüstriyel futbol sohbetine girmeyeceğim, paramı veriyorum ama kimse beni zorlamıyor, para veriyorum, küfür de ederim gibi bir yaklaşımım yok, olanları da tasvip etmiyorum. Ama şunun kendimce farkında olarak tepki veriyorum.
Fenerbahçe yetiştirme yurdu ya da oyuncu kazanma yeri değildir. Bunu PA-RA-TOR yapsın. Kezman'a tepki verilmesinin sebebi artık kendini ispatladığı kesin bir adamın gölgelerde gezmesidir. Bir de hala kapasitesi olduğu düşünülen adamların saha da gezmesi var ama üstelik sürekli gölgelerde...

K,mse kusura bakmasın, Can Arat, Deniz Barış bu formanın adamı değildir. Ya da her maçın adamı değildirler. Yakında sağ bekte oynamaya devam ederse aynı şeyleri Önder'e ve her maçta oynatılmakta ısrar edilirse Devid'e de söyleyeceğiz.

Bu işlerin tek sorumlusu, oyuncularını doğru bir şablonla ve rakibe göre sahaya sürmesi gereken, kağıt üstündeki plan tutmazsa da aksiyon alması gereken TD.dir. Ki bu TD G.Antep maçında 40.dakikadan sonra yorulan ve her topu geri sektiren Semih'i oyunda tutup sakatlanmasına sebep olan ve takımı yorgunluktan öldüren Zico'dur.

Ki bu Zico, "aslında takımı hızlı oynatacak ama elindeki kadro uygun değil" yorumları da yapılan TD.dir. Sözün özü herşey TD.dir Negatif elektirik, pozitif elektirik hikayedir. Elektrik tek kutuplu olunca enerji kalmaz, enerji bu işin mantıkla birlikteliğindedir.

Fenerbahçe'de topçu olmak da zor birşey değildir. Oynamak kolaydır. Sanırım Tuncay bu sıralar bunu daha iyi anlamaktadır. Zor olan şey futbolcu olmaktır. Kızılan şeyde uzun pas atmaya çalışırken hata yapmak değil, 2 metreye pas atamamak, 2 adım önünden geçen topa hamle yapamamak, ya kaptırırsam korkusuyla dikine pas atmak dururken kafayı bile kaldırmayıp geri dönmektir.

Gazete yazıları ve yorumcular mı ? Benim gibi düşünen de var, karşı olan da. Ama R.Carlos'a defansı zayıf da demişlerdi. Onlar da gazeteciydi.

Son söz; Fenerbahçe'de her futbolcu saygı görür, her topçu da ama topçular bir süre sonra hakkını bulur, futbolcuyken topçu olanlarda.

Forza Fenerbahçe... Kalın sağlıcakla

26 Ağustos 2007 Pazar

Kezman, Deniz Baris ve Seyirci Desteği

Dün yine Şükrü Saraçoğlu'nda mutad yerlerimizi aldık, ama sıcaktanmıdır nedir, herkeste baya bir tatil havası hakimdi. Saçma sapan bir kural gereği, yürümenin bile zor olduğu havada adamlara top oynatmanın hangi mantığa oturduğunu iyice düşünmek gerekir, ama bu federasyonda mantık ile sarmısaklı mantı aynı kefeye konduğundan fazla zorlamayayım dedim.

Şahsen beklentilerimin çok dışında bir oyun oynanmadı. Carlos'un enfes golünden başka en kayda değer konu Kezman'ın gol kısırlığına çare bulma çabaları ve beraberindeki seyirci tepkisiydi. Kezman herzamanki gibi her derde deva yanlız santrafor mevkiisinde olayı kendince tırmalamaya çalıştı, bazı çok önemli fırsatları harbiden kötü kaçırdı, bazı topları hırsının getirdiği ruh haliyle de karışık bir dumanlı kafada ezdi ve sonuçta hayal kırıklığı ile sahayı terk etti. Ha, bir de Volkan'ın evlere şenlik kurtarış becerisi de unutulmazlar arasındaydı.

Fenerbahçe'nin oyun eleştrisine geçmeden, son zamanlarda kafayı taktığım seyirci konusuna yine özel bir yer açma gereğini hissediyorum. Bugün akşamüzeri tv'de Manchester United - Tottenham maçını izledim. ManU sol beki maç 0-0 iken kendi sahasından gayet rahat ve hiçbir baskı olmadan top çıkarırken topu öyle bir attı ki, top gitti Tottenham'ın sol açık oyuncusuna adeta altın tepside bir gol pası gibi oldu. İşin ilginç yanı kimse de gidip o pası atan sol beke ne küfür etti, ne de tepki verdi. Aslında maç içinde ManU öyle toplar ezip, öyle pas hataları da yaptı ki, normalde bu paslar bizim stadda olsa herhalde klasik koromuz inletirdi ortalığı. Kezman'a yapılan protestolu ıslıklar da yine aynı konuyu kafamıza çarptı. Maçın en kritik anlarında adamın tüm hırsıyla bir şeyler yapmaya çalıştığı anlarda, kendi seyircisinin destek vermesi gereken anlarda bir grubun ciddi yuhalaması inletti ortalığı. Evet, gerçi öteki kesim hemen ona destek verdi, ama adam bir kere yarayı almıştı ve o da elini kulağına götürerek ilginç bir tepki verdi.

Kabul, Kezman o mevkii'nin adamı değil. Kabul, Kezman, hakikaten söhretine hiç yakışmayan goller kaçırıyor, ve topu bazen çok basitçe eziyor veya pas vermesi gereken yerde hırsının etkisiyle saçma vuruşlar yapıyor. Ama, bu yine de adamı bitirecek tarzda yuhalanmasını hiç ama hiç gerektirmiyor. Nitekim, Carlos'un golündeki adrese teslim ortayı da Kezman yapmıştı. Burada önemli olan, bizim tepki şeklimiz. Seyircinin önemli bir kesimi aslında spor veya futbol sevgisiyle değil, iddianın sevgisiyle maça geliyor. Bu mantık seyirciye her ayağına topu aldığında otomatik olarak en mükemmeli yapan adamın beklentisini oluşturuyor. Yani, Fenerli oyuncu pas hatası yapamaz, gol kaçıramaz, çalımda top kaptıramaz gibi olağan dışı bir beklenti ve beklentinin sonucundaki doğal sinir halini yaratıyor. Kimsenin anlamadığı ise, o sinir haliyle edilen galiz küfürlerin ve protestoların oyuncular üzerindeki yıkım etkisi.

Bir kaç sene önce GS'lı bir arkadaşım gelip bizim bir maçımızı izlemişti. Sonrasında beni aradı ve aynen şunu söyledi "hocam, sizin aslında rakibe ihtiyacınız yok, siz kendi kendinizi daha en baştan yeteri kadar hırpalıyorsunuz....ben kendi oyuncularına bu kadar 0 toleransla bakan bir seyirci görmedim".....

Yazıktır ama durum budur.....Kafaya takılan bazı oyuncular, ki Kezman da bu kadroya ilave edildi, daha maçın başında öylesine negatif bir elektriğe gömülüyorlar ki sonucunda zaten ortaya matah bir şey çıkması zor. Aslında bu konuyu enine boyuna incelesek herhalde doktora tezi kadar derin bir mevzuu çıkar ortaya. Benim buna bir diğer ilavem de, futbolun son 10 yıldır içinde bulunduğu durumun yarattığı tablodur. Fizik gücünün inanılmaz artışının teknik beceriyi boğması. Sonucunda kazmaların teknik klasları boğması durumu. Sanırım bunu ayrı bir yazı halinde derinleştirmek daha doğru olacaktır.

Yazının sonunda bugün Radikal gazetesinin spor sayfasında Eray Özer'in Deniz Barış'ı sevmek isimli yazısından bir alıntı yapmak isterim. Şöyle demiş Erya Özer:


"....Ve özel bir paragraf Deniz Barış'a... Aslında bütün bir yazıyı ona ithaf etmek gerekiyordu. Daha önce Deniz'in neden önemli olduğunu yazmıştım, Ahmet Çiğdem de iki hafta önceki yazısında İstanbul BB maçında yuhalanmasına tepki göstermişti. Dün sahanın en çok emek harcayanı, en çok koşanıydı Deniz. Aslında futbol adına bir turnusol kâğıdı o. Onu sevmek Türk futbolunu, daha doğrusu futbolu bütün taraftarlık hırslarından arınarak sevmek demek. Hata yaptığında ıslıklanacağını, en az tahammülün kendisine gösterileceğini bilerek oynuyor. Boynunda hep bir ilmekle bu kadar başarılı bir oyuncunun önünde saygıyla eğilmek gerekiyor. İyi ki varsın Deniz!"

19 Ağustos 2007 Pazar

Fenerbahçe'de futbol oynamak

Sezon başladı, ama ben bu yazı için bu geceye kadar bekledim. Geçen haftaki İBB maçı, sonrasındaki Anderlecht ve bu geceki Gaziantep maçının toplamından bir sonuç çıkarmak sanki tek maça dayalı yazmaktan daha mantıklı geldi.

Ben takımı şu anda çok derin eleştirmenin erken olduğuna inanıyorum. Gerçi teknik yönetim ve bazı oyuncular yeni olmasa da, sezonun daha çok başındayız.

Benim esas ilgimi çeken ve artık (takımı son 2 senedir çok sert eleştiren) beni bile rahatsız eden bizim taraftarlık anlayışımızdır. Geçen hafta bunu çok net gözlemledim. Herkes herşeyin 1. dakikadan itibaren otomatik işleyen bir makine düzeni bekliyor. Şükrü Saraçoğlu stadında öyle bir hava var ki, sanki hiç kimse hiç hata yapmayacak, herkesin her topa girişi mükemmel olacak ve tik tak paslarla 8-10 tane gol atacağız. Bunun dışındaki hiç bir duruma kimsenin tahammülü yok. Bu tahammülsüzlük artık öyle bir raddeye ulaştı ki, eğer takım ilk golü atmada biraz zorlanırsa, söylenmeler yerini direk isme adres sinkaflı ve oturaklı cinsinden küfüre bırakıyor.

Benim bilinçli futbol hatıralarım 1970'lerin başlarına kadar uzanır, ve ne yalan söyleyeyim, ben neredeyse hiç denecek kadar az kere hatırlarım Fenerbahçe'nin kendi sahasında böyle kusursuz nitelikteki yakışıklı oyununa. Taaa Ziya'ların, Osman'ların Cemil'lerin döneminde, Selçuk'ların, Rıdvan'ların günlerinde de durum çok çok farklı değildi. Son dönemde, özellikle Daum'un ikinci senesinde şahsen ben de çok kızardım takımın 3 pas üst üste yapamamasına. Gerçi derbilerde olay farklı olduğu için o maçları özel kategoride ele almak gerekir ve bu söylediklerimin dışındadır.

Yani, olayın özünde neden bu takım şöyle iştahlı bir oyun oynamaz? En ölü döneminde bile GS'ın karşı takımı bunaltan iştahı neden bizde oluşamaz diye düşünmeden edemiyorum. Eyvallah, Zico'nun temel hataları ve yönetimin bazı eksiklikleri var, kabulumdur. Ama, ne de olsa eldekiler de yabana atılan türden oyuncular değil. O zaman akla stadın atmosferinin takım üzerinde oluşturduğu etki geliyor. Son yıllarda Tuncay dışında yırtıcı iştahla top oynama azmi olan kaç oyuncumuz vardı? Bence yoktu. Neden? Bence neden, daha ilk saniyeden gelmişine geçmişine küfürle bağıran onbinlerin olduğu ortamda oyunu bizim arzuladığımız iştahla oynama haleti ruhiyesine getirebilen oyuncu sayısı sınırlıydı. Benim inancıma göre, eski kaptan Ümit Özat da bu kapsamdaki oyuncuydu. Bir keresinde karşılaştığımız bir lokantada masamıza gelerek sohbet ederken bize bundan yakınmıştı. Hatta, söylediğine göre, Ümit'in lise tarafına hücum ettiğimiz zaman şimdiki kapalıda yer alan bir fanatik her atağa kalktıklarında tribünün en öndeki boş zeminde Ümit topu sürerken onunla beraber koşarak laf atarmış. "hadi lan hadi ortala, pas at," gibisinden ve daha bir sürü galiz küfürle beraber adamı bezdirmiş.

Bence biz taraftarlık anlayışımızda çok yanlış bir tavır içindeyiz. Yukarıda yazdığım gibi, her anı kurgulanmış kusursuz bir makina düzeninde oynayan bir takım beklentisiyle oluşan stress oyuncuları ne yazık ki daha da ürkek ve korkak hale sokuyor, ve o haldeki oyuncu "şu top ayağımdan hayırlısıyla gitse de kurtulsam" şeklindeki bir düşünceyle donanıyor. Ümit Özat'ın adeta oyuna ve takıma küsmüş hallerini lütfen hatırlayın. Ben herhalde takımdaki yabancıların bir takım durumlarına kafayı takıp küsüyor diye düşünürdüm, ama sanırım bir de işin bu yanı var. Ha, bir de, hepimizin aklının bir yerinde GS'ın UEFA kupasının oluşturduğu bir beklenti çıtası var. Herkes bir an önce bizim Şampiyonlar Liginde bir şeyler yapıp bu çıtayı bizim de yükseltmesini bekliyor ve her ters durum akıllarda bu duyguları dürtüp, ortaya sert tepkiler çıkarıyor. Bu akşam takımın tamamen yedeklerden oluşması herkesi bir ölçüde daha anlayışlı olmaya itti, ve erken gelen gollerle coşan kitleler uzun zamandır hayal ettiğimiz iştahlı futbolu yarattı. Gerçi ikinci yarıda düşen tempo ve yorulan oyuncular bu iştahı biraz törpüledi, ama yine de bugün uzun zamandır özlediğim taraftarlık ruhu sahada vardı.

Şurası kesin ki bizim taraftarlık anlayışımız İngilizlerden veya Almanlardan farklı. Biz işin aslında iddiasıyla spor tarafından daha çok ilgileniyoruz. Maçı bu gözle görmede zorlanıyoruz. Biz kendi yarattığımız stresin etkisiyle batsın bu dünya sendromuna çok rahat girerek, destek olmamız gereken yerde köstek oluyoruz. Takımın destek beklediği noktada, "sen önce golünü at, sonra destekleriz" hali aslında önce oyuncularımızı ve sonra da bizi vuruyor.

Herşeye rağmen, ben bu sene bu takımdan umutluyum. Zico'nun önemli hatalarına ve eksikliklerine, yönetimin beceriksizliklerine rağmen, durumu olumlu pencereden, umutlu olarak görüyorum. Daha işin çok başındayken, önce ve hep destek olmalıyız diyorum.

sezonun hepimize güzel anlar yaşatması arzusuyla, daha pozitif elektriğin oluşacağı tribünleri umut ediyorum. Bundan da umutluyum..........